Üvey Kardeşimin Küloduna Sürttürüp Azdırıyorum
O akşam ev sessizdi, belki de fazla sessizdi. Annem ve onun babası şehir dışına çıkalı iki gün olmuştu; iş gezisi dedikleri şey aslında uzun zamandır bekledikleri balayı tadında bir kaçamaktı. Onlar gittikten sonra evde kalan biz iki genç, yani ben ve üvey kardeşim Emre, birdenbire aynı çatının altında birbirimize yabancı gibi değil, aksine fazla tanıdık gelmeye başlamıştık. Daha önce defalarca şakalaşmıştık, birbirimize laf çakmıştık, hatta birkaç kez kapı önünde çarpışıp gülmüştük ama bu seferki farklıydı. Hava ağırlaşmıştı, sanki yazın son sıcak günlerinden kalan nemli bir ağırlık tüm koridorlara sinmişti.İlk başta her şey masumdu. Salonda film izliyorduk, kanepenin iki ucuna yayılmıştık. O klasik gerilim filmlerinden biri açıkken Emre birden “Sıkıldım” dedi ve kumandayı kaptı. “Başka bir şey açalım” diye mırıldandı, ama gözleri ekrandan çok bana kayıyordu. Fark etmemek imkânsızdı. Sonra konu birdenbire tuhaflaştı. “Hiç ‘just the tip’ muhabbeti yaptın mı?” diye sordu, sesinde hem alay hem de gerçek bir merak vardı. Güldüm önce, “Ne saçmalıyorsun sen ya” dedim ama o durmadı. “Yani… sadece ucu, söz veriyorum başka bir şey olmayacak” diye devam etti, bu sefer gülmüyordu. Gözleri koyulaşmıştı, o bildik umursamaz ifadesi gitmiş, yerine bambaşka bir şey gelmişti.O an içimde bir şey kıpırdandı. Hem korku, hem tuhaf bir heyecan, hem de “bu gerçekten oluyor mu” diye sorgulayan bir şaşkınlık. “Saçmalama Emre, biz üvey kardeşiz” dedim, ama sesim titriyordu. O ise yavaşça yaklaştı, kanepede aramızdaki mesafe erimeye başladı. “Tam da bu yüzden daha heyecanlı değil mi?” diye fısıldadı. Nefesi boynuma değdiğinde tüylerim diken diken oldu. “Sadece ucu… söz veriyorum. Kimse zarar görmeyecek.” Yalan söylüyordu, ikimiz de biliyorduk. Ama o an mantık devre dışı kalmıştı.Elini bacağıma koyduğunda geri çekilmedim. Geri çekilmek istiyordum ama bedenim başka bir dil konuşuyordu. Parmakları yavaşça yukarı kayarken kalbim kulaklarımda atıyordu. “Bak, sadece ucu” dedi tekrar, sanki bunu söylemek ona bir tür izin veriyordu. Pantolonunun fermuarını indirirken gözlerimi kaçıramadım. Sertliği gözler önüne serildiğinde midemde bir ateş yandı. Yaklaştı, beni kendine doğru çekti. “Hadi ama… sadece bir kere” diye yalvardı neredeyse. Ve ben, o an aklımı tamamen kapatan bir sis perdesinin ardında, “tamam” dedim. Tek kelime. Tek hece. Ama o kelime her şeyi değiştirdi.İlk temas elektrik gibi çarptı. Gerçekten sadece ucunu dayadı, yavaşça, nazikçe. Ama o an ikimiz de anladık ki bu yeterli olmayacaktı. Nefeslerimiz hızlandı, bedenlerimiz birbirine yapıştı. “Sadece ucu demiştin” dedim titrek bir sesle, ama o sırada kalçalarım istemsizce ona doğru hareket ediyordu. “Biliyorum” diye inledi, “ama… dayanamıyorum.” Bir anda daha derine kaydı, yarısına kadar girdi. Gözlerim faltaşı gibi açıldı, ağzımdan kontrolsüz bir inleme çıktı. “Emre dur…” dedim ama sesim yalvarışa dönüşmüştü, durmasını istemiyordum aslında.Durmadı. Yavaş yavaş, santim santim içime ilerledi. Her hareketinde “özür dilerim” gibi mırıldanıyordu ama aynı anda daha fazlasını istiyordu. Ben de istiyordum. Yasak olan her şey birdenbire çok doğru gelmeye başlamıştı. Ellerim sırtına dolandı, tırnaklarım tenine battı. Ritmimiz hızlandı, kanepenin yayları gıcırdamaya başladı. O an evren sadece ikimizden ibaretti; annemler, kurallar, ahlak, hepsi silinip gitmişti. “Daha derine” dedim fısıltıyla, kendime bile inanamayarak. Ve o da istediğimi verdi. Tamamen içime girdiğinde ikimiz de aynı anda inledik.Sonrası bulanık bir haz seliydi. Pozisyon değiştirdik, ben üstüne çıktım, sonra o beni kanepeye yatırdı. Ter içinde, nefes nefese, defalarca aynı cümleyi tekrarladık: “Bu son olsun.” Ama ikimiz de biliyorduk ki yalandı. Saatler geçti, defalarca boşaldık, defalarca yeniden başladık. Her seferinde “sadece bir kez daha” dedik. Gece ilerledikçe utanç yerini tuhaf bir özgürlüğe bıraktı. Artık saklanacak bir şey yoktu; birbirimizin en karanlık arzularını görmüştük ve bundan kaçmak istemiyorduk.Sabah olduğunda yatak odamda uyandık. Çırılçıplak, çarşaflara dolanmış halde. Güneş perdelerin arasından sızarken Emre elini saçlarıma götürdü. “Pişman mısın?” diye sordu sessizce. Cevap vermedim, çünkü bilmiyordum. Pişmanlık vardı, evet, ama aynı anda tarifsiz bir tatmin de vardı. “Bir daha yapmayalım” dedim sonunda. O gülümsedi, o bildik alaycı gülümsemesiyle. “Tabii… sadece ucu demiştik zaten.”Ama ikimiz de biliyorduk.
“Sadece ucu” diye başlayan şey çoktan kontrolden çıkmıştı.
Ve bu evde, bu çatının altında, artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktı.